momo logo
MOMO Anaokulu
  • Biz
    • Hikayemiz
İletişim

Pedagoji ve Sanat

Pedagoji ve Sanat
Duyular, Waldorf Eğitimi

 |

30.01.2026

Pedagoji sanatı, yalnızca insan doğasına dair gerçek bir bilgiye dayanabilir. Ve bu bilgi, yalnızca gözlemle sınırlı kalırsa eksik olur. İnsanı pasif bir bilgiyle tanıyamayız. İnsana dair bilgimizin bir kısmını, yaratıcı varlığımızın hisseden kısmıyla deneyimlememiz gerekir; onu eylem halindeki bir bilme olarak kendi irademizde duymalıyız.

İnsana dair pasif bir bilgi, sakat bir eğitim ve öğretim pratiğine yol açar. Çünkü bu tür bilginin pratiğe dönüşmesi, dışsal yönergelerle olur. Bu yönergeleri insan kendi kendine verse bile, yine de dışsaldır.

İnsanı tanıma bilgisi, pedagojinin temeli olarak içselleştirilip yaşatılmadıkça anlam kazanmaz. İnsan, insana dair her düşünceyi kendi doğasının bir parçasıymış gibi deneyimlemelidir — tıpkı doğru nefes almayı ya da sağlıklı bir kan dolaşımını kendi sağlığının doğal hali olarak yaşaması gibi.

Bir çocuğu eğitme ya da ona öğretme göreviyle karşı karşıya kaldığımızda, insana dair bilgi doğal olarak eyleme akmalıdır. Ve bu doğallığın içinde sevgi yaşamalıdır.

İnsana dair pasif bir bilgiye dayanarak, “çocukta şu ya da bu böyle olduğundan, şu şekilde davranmalısın” gibi dışsal bir akıl yürütme mümkün değildir. Gerçek olan, varoluşun içinde doğrudan deneyimlenen bilgidir. Böylece çocuğa yönelik eğitimsel yaklaşım, sevgiden doğan bir etkinliğe dönüşür; çocuğun varlığında deneyimlenerek gereken biçimini alır.

Yaşantının dokusuna örülmüş bir insan bilgisi, çocuğun özünü gözün renkle ilişki kurduğu gibi kavrar. Doğa bilgisi kuramsal kalabilir; ancak insana dair bilgi, yalnızca bir teori olarak kaldığında, kendini bir iskelet gibi deneyimlemek gibidir.

İnsanı tanımada “teori” ile “pratik” arasında farktan söz etmek anlamsızdır.
Çünkü hayatta etkinleşemeyen bir bilgi, zihinde gölge gibi süzülen düşüncelerden ibarettir; insanlara ulaşmaz. Bilgiyle aydınlanmamış bir yaşam pratiği ise karanlıkta el yordamıyla yol almaktır.

Eğer öğretmen doğru bir tutum içindeyse, o zaman öğrencilerinin önünde kendi insani yönünü canlı ve canlandırıcı biçimde geliştirme önkoşuluna sahiptir. Ve gelişmekte olan insanın kendini açığa vurmasını teşvik edebilir. Tüm pedagojik çalışmalarda esas olan şey, doğru eğitimsel tutumdur. Bu tutum, çocuğun yaşam ifadelerine — yani gelişen insanın tohum halindeki hallerine — dikkati yöneltir. İnsan, yaptığı işte etkin olmalı, ama işin mekanizması içinde kendini yitirmemelidir.

Çocuğun doğası, çalışmaya hazırlığın insanın kendi özünü açığa çıkarması temeline dayanmasını talep eder. Çocuk etkin olmak ister, çünkü etkinlik insan doğasının bir parçasıdır. Dış dünya yetişkinden bitmiş ürünler talep eder. Oysa çocukta, gelişen insan, doğru yönlendirildiğinde “çalışma tohumu” nu geliştiren etkinlik talep eder.

İnsana dair gerçek bir içgörüye sahip olan kişi, çocuğun oyundan yaşam çalışmasına geçiş yolundaki doğasını dinleyebilirse, öğretme ve öğrenmenin özünü bu ara aşamada işitecektir. Çünkü çocuklukta oyun, insanın varoluşundaki içsel etkinlik dürtüsünün ciddi bir ifadesidir.

“Çocuklar oynayarak öğrenmelidir” demek, yüzeysel bir ifadedir. Çalışmasını buna göre düzenleyen bir öğretmen, hayatı bir oyun olarak gören bireyler yetiştirir. Oysa eğitim ve öğretimin ideali, çocukta, oyun oynarken taşıdığı ciddiyetle öğrenme duygusunu uyandırmaktır. Bu anlayışa sahip bir eğitim ve öğretim pratiği, sanata doğru yeri ve doğru ölçüyü verir.

Yaşam, çoğu kez eğitimci için de katı bir öğretmendir. Zihin terbiyesi üzerinde ısrarla durur; bu nedenle, bu terbiyede azdan ziyade fazla yapmak daha olasıdır.

İnsanı gerçekten insan yapan şey ahlaktır. Ahlaksız bir insan, kendi içindeki insanı tam olarak ortaya koyamaz. Bu yüzden, çocuğun ahlaki gelişimini en yüksek düzeyde beslememek, insan doğasına karşı işlenmiş bir günah olurdu.

Sanat, insanın özgür doğasının meyvesidir. İnsanın bütünlüğü için sanatın zorunluluğunu kavramak istiyorsak, sanatı sevmemiz gerekir.
Yaşam sevgiye zorlamaz; ama yalnızca sevgi içinde gelişir. Yaşam, özgürlük ortamında var olmak ister.

Schiller, bunu sezmiş tek kişiydi ve bu sezgi onu “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar”’ı yazmaya yöneltti. Schiller, tüm eğitim sanatının en önemli unsurunu, insanın estetik ruh haliyle yoğrulmasında görür.

İnsan, bilme dürtüsünü, bir sanatçı ya da estetik bir alıcı gibi davranmasını sağlayacak biçimde bilme sevgisiyle yoğurmalıdır. Ve görevi, estetik deneyimde hissettiği gibi, en içsel doğasının bir ifadesi olarak deneyimlemelidir. Ne yazık ki Schiller’in “Estetik Mektupları” pedagojide çok sınırlı bir etki yaratmıştır.
Daha güçlü bir etkisi olsaydı, sanatın eğitim ve öğretim içindeki yeri çok daha anlamlı olurdu.

Sanat — ister görsel ister şiirsel-müzikal biçimde — çocuğun doğasının gereğidir.
Ve okul çağına ulaşan çocuklar için sanata uygun bir biçimde yönelmek mümkündür.

Bir eğitimci, şu ya da bu sanatın “şu beceriyi geliştirmede faydalı” olduğundan fazla söz etmemelidir. Sanat, sanat olduğu için vardır. Ama bir eğitimci, sanatı öylesine sevmelidir ki, gelişmekte olan insandan bu deneyimi esirgemek istemesin. O zaman, sanat deneyiminin çocuğun gelişimine neler kazandırdığını görecektir.

Zihin, ancak sanat aracılığıyla gerçek hayata kavuşur. Sanatsal etkinlik dürtüsü, maddeyi özgürlük içinde fethettiğinde, görev bilinci olgunlaşır.

Eğitimci ve öğretmenin sanatsal duyarlılığı, okula ruh kazandırır. Bu, insanın neşede karakterle, ciddiyette mutlulukla dolu olmasını sağlar. Doğa, yalnızca entelektüel olarak anlaşılabilir; ama yalnızca sanatsal algı yoluyla deneyimlenebilir.

Anlamayı canlı biçimde uygulayarak öğrenen çocuk, “yetenek”e olgunlaşır;
sanatla tanıştırılan çocuk ise “yaratıcılığa” olgunlaşır. “Yetenek”te insan kendini ifade eder; “yaratıcılık”ta ise kendi yeteneğiyle büyür.

Ne kadar beceriksiz olursa olsun, model yapan ya da resim çizen çocuk, bu etkinlik yoluyla kendi ruhunu uyandırır. Müziksel ya da şiirsel duyarlılıkla tanıştırılan çocuk, idealle yoğrulmuş bir ruh tarafından etkilenme duygusunu yaşar — insanlığına ikinci bir ruh eklenir.

Tüm bunlar, sanat yalnızca yan bir ders olarak ele alınırsa gerçekleşmez. Sanat, diğer tüm eğitim ve öğretim biçimleriyle organik biçimde bütünleşmelidir. Tüm öğretim ve eğitim, birbirinden kopuk değil, bir bütün olmalıdır.
Bilgi, yaşam disiplini ve pratik beceriler eğitimi, sanat ihtiyacına yol açmalı;
sanatsal deneyim de öğrenme, gözlemleme ve beceri kazanma isteğini beslemelidir.

Kaynak

Rudolf Steiner, Pedagoji ve Sanat, “Das Goetheanum” Dergisinden Derlenmiş Makaleler (1921–1925), GA 36.

Çeviren

Elif Demirdaş

Momo Anaokulu

Göztepe, Tanzimat Sk. No: 50 34730 Kadıköy/İstanbul

05063807081

merhaba@momoanaokulu.com

Gizlilik Sözleşmesi

Hakkımızda

Hikayemiz

Waldorf Yaklaşımımız

Ekibimiz

Ekip Manifestomuz

Temsil Grubumuz

Rutinimiz

Oyun Gruplarımız

Ritmimiz

Yayınlarımız

Fotoğraflarımız

Yazılarımız

MOMO instagram link
MOMO facebook link

© 2026 Momo Anaokulu – Tüm Hakları Saklıdır.